RAUF TUNCER' İN RESİMLERİ ÜZERİNE
Hüseyin Elmas
(Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Resim Sergisi Katoloğu, Ankara 2005)
Yeryüzünden gelip geçen toplumların tarihi gelişimi incelendiğinde, hiçbirinin diğerlerinin etkisinde kalmadan, salt kendi değerleri içerisinde varlık buldukları görülmez. Bütün toplumlar, ister istemez birbirlerini etkilemişler, birbirlerinden kültür alış verişinde bulunmuşlardır. Onların sanat hayatına da yansıyan bu etkileşim sürecinde gelenekler, çoğu zaman kaybolup yerini modern olarak adlandırılan yeni anlayışlara bırakmıştır. Her toplumun tarihinde karşımıza çıkabilen bu tür değişimlerinse, Türk toplumunda diğer toplumlara nazaran daha fazla olduğu söylenebilir. Özellikle, göçebe bir toplum olmasına bağlı olarak sürekli yer değiştirmesi, İslamiyet'i sonradan kabul etmesi ve Anadolu'nun jeopolitik konumu bunda oldukça etkili olmuştur denebilir. Ancak hiçbir değişimin, Türk toplumunu XVIII. yüzyıl ortalarında başlayan ve günümüzde de hala devam eden Batı kültürü ağırlıklı değişim kadar derinden etkilediğini söylemek doğru olmaz. Osmanlının, XVIII. yüzyıl ortalarından itibaren Batı ülkeleri karşısında sanayii ve teknoloji alanında geri kalmışlığını kabul etmesinin ardından, onlarla başlatmış olduğu reform hareketlerine bağlı olarak, sosyal hayatta da bir takım değişimler baş gösterir. Bunun doğal neticesi olarak, Orta Asya'da başlayıp Selçuklu ve Osmanlı ile birlikte gelişip özgünleşen kimi geleneksel sanatlar değişime uğrayarak yerini Batı anlayışına yönelik resim sanatına bırakır.
Batı ile kültürel temasa geçildikten sonra, geleneksel Türk resminin yerini alan ve bugün "Çağdaş Türk Resmi" ya da "Batı Anlayışına Dönük Türk Resmi" olarak adlandırılan anlayış doğrultusunda, 1940 lı yıllara kadar, resim alanında görülen uygulamalar hep Batıdan ithal edilmiştir. Batı' dan alınan bir kısım sanat anlayışları da, nedense hep Batı da modası geçtikten sonra Türk sanatçılar tarafından benimsenmiş ve yoğun bir uygulamaya tabi tutulmuştur. Ne sanatçılar ne de düşünürler, sanatsal üslup ve akımlar üzerinde fazla araştırıcı olmamışlar, bunların çıkış ve uygulama nedenlerini incelemeden gelişi güzel ithal edip durmuşlardır. Ancak, köklü bir geleneği olmayan her sanatın, kendine örnek aldığı modelleri taklit etmekle başlayan ilk tedirginlik dönemlerinden sonra , bir kimlik arayışına girme ilkesi, Türk resim sanatında da kendini göstermiş, 1940 lı yıllarda Batı aktarmacılığına karşı kendi ulusal değerlerimizin kaynak olarak kullanılması bilinci aydın kesim ve sanatçılar tarafından ileri sürülmeye başlanmıştır. Matisse, Dufy, Velamink, Derain, Mondrean, Klee gibi Batılı sanatçıların 20. yüzyılın başlarından itibaren, Batı dışı kültürlere değer vererek Afrika, Mısır, Mezopotamya, Okyanusya, özellikle de İslâm sanatlarını inceleme altına almaları ve buralardan aldıkları bazı estetik değerleri, kendi sanatlarına yansıtmalarının verdiği cesaretle, sanatçılarımızın da bu tip araştırmalara girmeleri Türk resminde bir ulusallaşma sürecini de beraberinde getirmiştir.
Ulusal sanat anlayışının ağırlıklı olarak kabul görmeye başladığı 1950'li yıllara doğru, önceki yıllarda, Batı sanat oluşumlarının takibiyle Türk resminin çağdaş dünyadaki yerini alacağını savunan birçok sanatçı artık bu tür düşüncelerinden vazgeçerek, tuvallerine hat sanatından, minyatürden, çiniden, halı ve kilim motiflerinden aldıkları kimi plastik değerleri taşıyarak ulusal bir sanat yaratma çabası içerisine girmişlerdir. 1950' lerde, ekonomik siyasî ve askerî alanlarda Demokrat Parti iktidarının batılı ülkelerle yaptığı antlaşmalardan sonra, Batı kültürü bütün ürünleri ve araçlarıyla Türkiye'de yayılmaya başlar. Sanatçılar, Batı' dan gelen renkli renksiz sanat kitapları ve röprodüksiyonlarla karşılaşırlar. Aynı dönemde ise, Batı'da soyut bir sanat anlayışı hüküm sürmektedir. Özellikle "non figüratif", "tachiste" ve "informel" gibi resim akımları batılı sanatçılar arasında yaygındır. 1950'li yıllarda Batı'ya giden ya da oradan gelen sanat kitapları vasıtasıyla bu tür bir sanat anlayışıyla karşılaşan ve Doğu-Batı sentezi fikrini savunan sanatçılar soyut bir anlayış sergileyen geleneksel Türk sanatlarına daha fazla ilgi duymaya başlarlar. Böylece, ulusal kökenli çağdaş Türk resmi ortaya koymayı amaçlayan sanatçılar arasına 1940 lardan bu yana bir çok sanatçı katılır.
Bu sanatçılar arasında yer alarak, ulusal sanatımızın dünyadaki yerini koruması ve kendinden söz ettirebilmesi doğrultusunda 1980 ve sonrası dönemde eserler üreten sanatçılardan birisi de Rauf Tuncer' dir. Tuncer eserlerinde, Orta Asya'dan günümüze taşıdığımız gerek İslam öncesi, gerekse İslamiyet sonrası kültürel mirası günümüz sanat anlayışı doğrultusunda birleştiren kendine özgü yorumlarıyla dikkati çeker. Farklı dönemlere ait kültür katmanlarımızı aralayıp tuvaline taşıyarak günümüzün hatta gelecek nesillerin geçmişle olan bağlarını gündeme getirme endişesi taşıyan resimlerinde O, geçmişin de gelecek kadar önemli olduğunu vurgulamak ister.
Üç ana başlıkta değerlendirilebilecek eserlerinde Tuncer, İslamiyet öncesi Türk sanatından günümüze kalan kimi motifleri, İslam tarihi içerisinde her dönem İslam sanatlarının en önemlilerinden ikisi olarak kabul edilen hat ve minyatür sanatını, halı, kilim,yazma vb. gibi folklorik değerlerimizi sorgulayıp bunlardan aldığı esinlerle yorumlar.
Tuncer' in resimleri hemen hemen iki katmandan oluşur. Alt katman daha çok tinsel içerikli olup onun ekspresif yanını, üst katmansa ussal ve düşünsel yönünü ortaya koyar. Alt katmanda, yer yer taşizmi hatırlatan lekeci, bazense yüzeyci, bir anlayış hakimdir. Burada boyayla ilgili ve boyanın sürüldüğü yüzeylere dönük, oldukça rahat ve sınırları ortadan kaldıran eylemlere girişir.Ortaya çıkan görünümlerden elinin serbest kaldığı ve ruhunun malzemeye tam anlamıyla hükmettiği söylenebilir. Yüzeyde kimi zaman kendiliğinden, kimi zamansa kendi tercihi doğrultusunda açık- koyu değerlere yer verilir.Bu da yer yer derinlik etkisi hissi uyandıran gizemli bir atmosfer oluşumuna yol açar.Ancak fazla renge bağlanmaz, Bazen tek bir rengin valörleri ile yetinip bu etkiyi açık ve koyu değerleri dengeli bir şekilde dağıtarak kazandırır.Hatta bu alanlarda bazen doğaçlama boya akmalarına izin vererek doğaçlama ile ilgili samimiyetini gündeme getirir.
Düşünsel açıdan donanımlı üst katmansa, uzun bir tasarlama döneminden sonra tuvale aktarılır. Nesneden bağımsız non- figüratif bir tutumla çizginin ve rengin ortaklaşa oluşumlarını kapsayan soyut verilere bağlı olarak gelişir. Belirtilen konular ışığında Orhun Yazıtları'ndan, hat sanatına, halk motiflerinden, damgalara kadar uzanan geniş bir yelpazede çizgi, renk ve leke bağlamında kendi anlayışının dışına çıkmamaya özen gösterir. Burada ele aldığı motifler ve bunların mekan üzerindeki kuruluşunda, grafiksel oluşumlar dikkati çeker. Bu grafiksel oluşum, yüzeyci, yalın, etkili ve arınmış bir renk beğenisiyle dengelenir. Bu da soyut temeller üzerine oturmuş geleneksel sanatlarımızın bir diğer özelliği ile örtüşen unsur olarak karşımıza çıkar.Tuncer, burada veri kaynaklarını Anadolu ve Asya kültür birikimlerinden yola çıkarak geniş bir tarih ve coğrafya alanından almasıyla motif zenginliğine açılmayı yeğler. Geniş bir yelpazede hareket etmesi onun bir ölçüde beslendiği damarları genişletme kaygısını da ön plana çıkarır. Toplumun bireyi olarak bir sanatçınınsa, kişiselliğini belirleyen sosyal ve ekonomik etmenler ile bu doğrultuda algıladıklarını resimsel dilde yeniden iletebilme becerisi , hiç kuşkusuz, daha önceki kuşaklardan devraldığı resimsel dilin olanaklarıyla yakından ilgilidir. Sanatçının bu olanaklar karşısındaki tavrı her zaman büyük bir önem taşır. Çünkü, söz konusu olanakların zorlanması çağdaş bir tavrı ortaya koyarken , olduğu gibi benimsenmesi tutuculuğa , hiç yokmuş gibi atlanması ise, zorunlu olarak kopyacılığa yol açar. Buna göre üstünde durulması gereken temel sorun, halk duyarlılığına bitişik ve onun çeşitlemesi olduğu izlenimi uyandıran resim üretimi değil, o duyarlılığın daha önce yansımış olması gereken resimlerle kurulacak diyalogdur. Bu bağlamda değerlendirildiğinde,Tuncer'in gerek yaklaşım biçimi, gerekse geçmişle- bugün, doğu ile batı, gelenekle- yeni arasında bir köprü kurmaya çalışması onun çağdaşları diğer sanatçılardan ayrı değerlendirilmesine neden olur.
Tuncer, her iki katman arasındaki bağlantıyı kompozisyon kurgusundaki denge ve renklerin dağılımı ile sağlar. Üst katmanın renk dağılımında bir çeşit his coşkunluğuna giderek konu tercihini ve yaklaşımını, geleneksel Türk sanatlarının renk anlayışı ile desteklemeye çalışır. Bilindiği üzere geleneksel Türk sanatlarında renk duygulara en çok seslenen unsur olarak karşımıza çıkar. Çizgi desenin renkse lekenin tadını verir. Çoğu kere nakkaş, renk dağılımında bir çeşit his coşkunluğuna ve sembolizme giderek renklerin en saf hallerini kullanır. Kırmızı,mavi, sarı, turuncu,yeşil ve mor gibi yapısı gereği ön plana çıkan renkleri tercih eder.Tuncer'de de benzer bir yaklaşım söz konusudur. Renk ve leke dağılımında kontrast renk armonilerinden bir veya birkaçını bir arada kullanarak leke düzeninde açık koyu kontrastlığından faydalanır. Renk ve biçim olarak zıt değerlerden hareketle gelişen disiplinli çalışma grafiksel düzenin de nasıl ortaya çıktığının göstermektedir.
Üç ana başlıkta değerlendirilebilecek eserlerinden ilkini, İslamiyet Öncesi Türk Sanatı'ndan günümüze kalan kimi motifler in yorumlanması oluşturur. Bu eserlerinde O, Hun sanatından günümüze kalan kimi hayvan mücadele sahnelerini, Hun suvarilerini, kıvrak figürleri , Türk dünyası için bir çok yönden önem taşıyan ve Türkçe nin ilk yazılı belgeleri olan Orhun ve Yenisey yazıtlarını yer yer lirizmi çağrıştıran duygularla tuvaline taşır. Orhun yazıtları üzerinde yer alan "hiyeroglafik" yazı karakterlerine dayanan resimlerinde gelenekle beslenen ve soyut anlayışa odaklanan çağdaş bir yaklaşımın izleri kendini gösterir.Alt katmandaki her türlü doğaçlamaya karşın üst katmanda yer yer kontrolü elinde tutsa da çizgisel bir yapılanma içerisinde inşacı ve ritmik bir görünüm sunar. Hiyeroglafik yazının kendine sunduğu çizgisel görünümü renk-ritm-espas ve diğer öğelerin doğru kullanımıyla bütünleştirir. Yüzeye yayılan kaligrafik öğelerde yer yer guruplaşmalara ve istiflemelere giderek kütle duygusu uyandırmaya çalışılır. Eski Türk damgaları ve semboller de sıkça kullanılan motifler arasında yer alır. Onların bir nesneyi ya da düşünceyi ifade etme özelliğinin dışında, resimde plastik bir biçime dönüşümünü vurgular.
Rauf Tuncer' in Orta Asya kaynaklı resimleri için onun yakın dostu ressam Mehmet Başbuğ, " Doksanlı yıllarda dünya genelinde, ekonomi, siyasi ve politik alanda görülen değişimler doğal olarak kültür ve sanata da yansımıştır. Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve eski Sovyetler coğrafyasında esen yeniden yapılanma rüzgarlarının (prestroyka) sonuç vermesiyle sanatçılarımız, Orta Asya Türk kültürünü daha yakından tanıma, yayın ve medya yolu ile iletişim kurma imkanı bulmuştur. Nitekim, buralardan alınan kimi kültürel mirasımız bir çok Türk sanatçısında olduğu gibi Rauf Tuncer' in de yapıtlarında resimsel bir dile dönüşmüştür. Onun, Avrupa, Ortadoğu ve Asya'daki araştırma ve inceleme etütleri, resimlerinde plastik bir pentüre dönüşerek, İslam kaligrafisi ile Yenisey, Orhun kaligrafisinin bir sentezi olarak yansımıştır" der. Başbuğ'unda işaret ettiği gibi, sanatçının Orta Asya kaynaklı resimleri uzun bir araştırma ve inceleme döneminin ardından ortaya çıkmaktadır. Ünlü müzisyen Bela Bartok, " Bütün başarımı beş yıl Macar dağlarında gezmeme borçluyum. Ama müziğime bir tek köylü melodisi bile aktarmadım. Bütün yaptığım, bu vahşi ezgilerin içindeki derin müzikaliteyi yaşamış olmamdan ibarettir" der. Bartok örneğinde olduğu gibi Tuncer' de , uzun bir araştırma ve incelemeler sonucunda kullanmış olduğu Orhun abideleri üzerinde yer alan "hiyeroglafik" yazıyı, mezar taşlarında bulunan damgaları, halılar üzerindeki motifleri birer sanat eseri olmaktan öte bir duygunun,sosyo-kültürel hayatın tarihi birer belgesi olarak algılamış ve onların derinliklerine inmeye çalışmıştır.Çünkü onlar aynı tarihi bilinç içinde farklı zamanlarda oluşmuş bir zihniyetin ürünüdürler. Türk tarihinin her döneminde karşılaşılan damgalar, biçim olarak farklı gibi algılansa da bir bütünün çeşitli parçalarını ifade derler.
Batılılaşma çabaları önceleri büyük şehirlerde başlasa da zamanla dalga dalga yayılarak ülkemiz geneline yansımıştır. Her açıdan kendi içine kapanık küçük Anadolu köy ve kasabalarını dış dünyaya açılmaya zorlayınca doğal olarak insanlar da sosyo-ekonomik ve kültürel bir değişime maruz kalmışlar, geleneksel yaşam tarzlarında ve sanatlarında yavaş bir süreçle de olsa dönüşümler meydana gelmiştir. Teknolojik gelişmeler ve teknik aletler yaşayış ve düşünüş açısından kentlerde yaşayan insanlarla kırsal kesimde yaşayan insanlar arasındaki farkları en aza indirgemeye başlamıştır. Gelenekten kopuş ve sürekli değişim ile ucuz endüstri ürünlerinin her yere pervasızca girmesi, halkın kendi yaratımları olan, halı, kilim, oya, yazma, cam altı resimleri, nazar boncukları vb. halk sanatlarının da gerileme ve yok olmasına neden olmuştur. Tuncer, kültürel mirasımızda gördüğü bu problem üzerine yapmış olduğu ikinci grup çalışmalarında, arabesk süsleme motifleri, tezhip örnekleri, nazar boncukları, halı kilim motifleri, vitray görünümleri, minyatür ve kaligrafik öğelere yer verilir.
Geometrik non figüratif anlayışın egemen olduğu bu tür çalışmalarında yöresel ve geleneksel halk sanatının motifleri çoğu kere tek bir çatı altında toplanıp tuvale yansır. Diğer resimlerinin aksine burada bilinçli olarak fazla biçim bozulmalarına yer vermez. Motiflerin nakışsal özelliklerini korumaya çalışır. Bir nevi geçmişin değerlerini geleceğe doğru olarak taşıma endişesi vardır. Bu nedenle, düz renklerle grafiği anımsatan bir üslup geliştirmiştir. Renkler ait oldukları bölümlerin çizgi ile belirtilen sınırları dışına taşırılmaz. Ele alınan motifler tek tek ve birbirlerinden bağlantısız olarak resmedilir. Koyu bir zemin üzerinde açık ve parlak renklerle yorumlanıp, ışık etkisi yaratılarak dikkatler motiflere çekilir. Resim tamamlandığında ise, iki boyutlu bir şematizm resmin her bölümünde ortaya çıkarak geometrik bir sadeliğe ulaşır.
Geleneksel süsleme ve halk el sanatlarından seçtiği motifleri yapıtlarında başarılı bir bireşim içinde yorumlayan Bedri Rahmi Eyüboğlu, "Bugün zamanımızın en iyi ressamları kendilerinden evvelki neslin ustaları gibi yalnız resimlerine tezyinat katmakla yetinmiyorlar işi çok daha ileri götürüyorlar; tezyinata resim katıyorlar. Tezyini kıymetleri birinci plana alarak her bakımdan bu sanatın imkanlarını deniyorlar" diyerek günümüz ressamının geleneksel sanatlara karşı tavrını ortaya koymaya çalışır. 1940 lı yıllarda başlayan kimlik arayışı ve ardından gelen ulusallaşma süreciyle beraber, pek çok sanatçının halk sanatına karşı daha duyarlı olduğu gözlemlenmektedir. Özellikle B. Rahmi, Akademi' de hoca olduktan sonra onun düşüncelerini benimseyen bir kuşak sanatçı, Batı resminin teknik özelliklerini geleneksel el sanatlarının kaynaklarıyla birleştirme yoluna gitmiştir. Her ne kadar Rauf Tuncer, daha genç kuşak bir sanatçı olsa da, gerek düşünceleri gerekse uygulamalarıyla Bedri Rahmi'nin fikirlerine sahip çıkarak, devraldığı misyonu yerine getirebilme endişesi taşımaktadır. Onun folklorik değerlerden aldığı kimi motifleri aslını bozmadan resimlerine yerleştirmesi ilk bakışta biçimsel bir yaklaşım gibi algılansa da, kendine has kurguları ve renk anlayışındaki tavrı özgün bir üsluba ulaştığının gösterir.
Halk sanatlarının anonim değerleri, halılar, kilimler, yazmalar, çoraplar kadar, hat sanatı da Tuncer' in yorumladığı bir diğer konu olarak karşımıza çıkar. Çağdaş Türk Resmi içerisinde, günümüze değin farklı yaklaşım biçimleri içerisinde değerlendirilen hat sanatının, Batı tekniğindeki yorumununsa iki farklı biçimde olduğu dikkati çeker. Birincisi, yazı niteliği korunarak, ikincisi ise, yazı niteliği deforme edilip soyutlayarak. Yazı niteliği korunarak kullanıldığında kaligrafi resmin konusuna bağımlıdır. Tarihsel olarak 1950'lere dek süregelen bu eğilimde, hat sanatına duyulan saygı hatta övgü vardır. Bu, Osman Hamdi'de Batı resminden esinlenen orientalist bir yönelim içinde, Şevket Dağ'da ise, daha gelenekçi bir yaklaşımla yorumlanır. Figüratif anlayış içinde gerçekleştirilen bu örnekler Malik Aksel, Cevat Dereli ve hatta Feyhaman Duran'ı da içeren bir sürekliliği beraberinde getirir.
İslâm kaligrafisinin resimde soyutlayıcı bir unsur olarak kullanılışı 1940-1950'lerde ulusallaşma süreci ile başlar. Bu dönemde, Batı resmine paralel bir biçimde soyut resme olan ilgi artmış, resimde Doğu-Batı sentezi fikrini savunanlar açısından, diğer geleneksel sanatlar gibi hat sanatı da teorik bir zemin yaratmıştır. Bir kısım sanatçı harfin formunu bozmadan Elif Naci ve Bedri Rahmi gibi onun taşıdığı soyut görünümü vurgulayarak, bir kısımsa harfin okunurluluğunu bozarak, onun akıcılığından ve hareket yeteneğinden faydalanma yoluna gitmiştir.
Tuncer, bu yaklaşım biçimleri içerisinde daha çok harflerin formunu bozmadan halk sanatı örneklerinde olduğu gibi, eski resim-yazı istiflerini (Osmanlı tuğralarını, padişah emirnamelerini,besmeleleri) ve onlardan aldığı kimi plastik öğeleri bilinçli bir şekilde tuvale taşıyarak akılcı ve dengeli kompozisyonlar kurar. Ülkemizde, yazı devriminden sonra bütünüyle unutulmuş ya da gözden düşmüş olan yazı resimler üzerine yoğunlaşarak, başka İslam ülkelerinde rastlanmayan yazı resim sanatının tekrar gün ışığına çıkarılmasına ve gündemde kalmasına katkı sağlamak ister.
Kaligrafik öğelerin tuval yüzeyine taşınması esnasında yukarıda da belirttiğimiz gibi harflerin okunurluluğunu bozmamaya özen gösteren sanatçı, kaligrafinin kendine sağladığı imkanlar içerisinde, tuval yüzeyinde eğik-dik-yuvarlak-yatık bir çizgi ağı oluşturup yüzeye kendine özgü ritmik bir görünüm kazandırır. Bu çizgi ağı kurgusu içinde, açık koyu değerler ve biçim bağlantıları sıkı bir örgü bütünlüğü kazanır.Yer yer düzenlemeler üst üste bindirilerek kaligrafik görünümlü bir leke düzeni ortaya konur. Harflerin renklendirilmesinde kullandığı yumuşak renk geçişleri ise, alt katmanla kurulmaya çalışılan mekan -motif ilişkisinin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Tuncer'in alt katmanla, üst katman arasındaki ilişkiyi sağlamakta kullandığı bir başka yöntem ise, hat sanatında birim ölçüyü teşkil eden, aynı zamanda boşlukları doldurmak amacıyla kullanılan (espas) kare görünümlü "nokta"lardır. Hemen hemen, tüm resimlerine bazen kare bazense yuvarlak olarak taşınan "nokta"lar resimlerinde katmanlar arası bağlantıyı sağlayan belki de en büyük unsur olarak karşımıza çıkar. Ayrıca "nokta"ların belirli alanlarda sayıları arttırılarak toplanması resimlerine dinamik bir görünüm ve "ritm" kazandırır. Bu da, Tuncer' in resimlerine taşıdığı "nokta"nın merkezi dengeye sahip yüzeysel bir etki öğesi olmasını sağlar.
Üç küheylan çeker arabamızı
Biri çizgi biri leke biri renk
Bir de tayımız var minicik
Adını benek koyduk şimdilik.
Dört küheylan çeker arabamızı
Biri çizgi biri leke biri renk
Dördüncü adıyla sanıyla Benek
Diyen Bedri Rahmi, "Resme Başlarken" isimli kitabında "nokta"ların gerektiğinde "benek" olarak algılanabileceğini belirtir. "Nokta" ise, her dönemde sanatçıları farklı şekillerde ilgilendirmiş, temel eleman olma özelliğini birini iterek, ötekinin koluna girerek, berikinin gönlünü alarak korumuştur. Hans Hartung, Paul Klee, W.Kandisky gibi sanatçıların baş tacı olmuş, Eyüboğlu'nun tabiriyle minicik tayı "benek"se Tuncer' in tuvallerinde serüvenden serüvene koşmuştur. Daha da koşacağa benzer...
Sanatçı son dönem resimlerinde ise, periyodik aralıklarla ele aldığı bu üç konuyu birleştirdiği dikkati çeker.Yeni resimlerinde kültürel simgelerin her biri resimlerde iç içe geçerek yeni bütünlere doğru yelken açar. Orhun abidelerinden alınan "hiyeroklafik" yazı örnekleri, damgalar , halk sanatında adı bilinmeyen ustaların eserlerinden alınan kimi motifler ve resim-yazı istifleri tek bir kompozisyonda birleşerek grafiksel bir görünüm olmaktan çıkar ve farklı estetik kaygıların ön plana çıktığı "non figüratif" resme dönüşür.
Mehmet Başbuğ, Tuncer' in sanatında taşıdığı estetik kaygının aslında onun biyografisi ile doğru orantılı olarak geliştiğine inandığını belirtir. Başbuğ, "Sanatçının, Rize'deki ilk öğrenimi ve ardından gelen yüksek öğreniminden sonra , Avrupa'da uzun yıllar araştırma yaparak Batı sanatını özümsemesi ve Ortadoğu'da araştırmalarda bulunarak İslam estetiğini daha yakından tanıma fırsatı bulmasının, Batı ve Doğu kültür birikimlerine dayanan bir senteze yönelmesinde etkili olmuştur" der.
Tuncer, sanatında taşıdığı endişeleri doğal olarak yaşantısında da taşır.Yapmış olduğu organizasyonlarla, Avrupa, Orta Asya ve Türkiye üçgeni üzerinde köprüler kurmaya çalışıp farklı ülkelerin sanatçılarını ve eserlerini bir araya getirmeye çalışır. Amacının, ülkemizin kültürel değerlerini başka yerlere taşımak, başka ülkelerin kültürlerini ise ülkemize tanıtarak bir etkileşim ortamı sağlamak olduğunu belirten Tuncer, Rotterdam'da organize ettiği bir serginin açılış konuşmasında " Unutmamak gerekir ki, değişik kültürler yüzyıllar boyu birbirlerini etkilemişlerdir. Bu oluşumda, Avrupa ülkelerinde yaşayan yabancı konumundaki insanların da kendi kültür değerlerini, yaşadıkları ülkeye taşımaları, tanıtmaları,kültürel faaliyetlerde bulunmaları ile kendilerini daha iyi tanıtabilme ve ifade edebilme şansını yakalayabilecekleri kaçınılmaz bir gerçektir. Aynı zamanda kendilerini iyi geliştirmek durumundadırlar. Bu gelişmişliğin ve gelişmişlik düzeyini belirleyen ölçülerin en önemli bir yansıması da sanata ve sanatçıya verecekleri önem ve değerdir" demektedir.
İçerisinde bulunduğumuz yüz yıl, artık iletişimin en üst düzeyde kullanıldığı bir dönemi yaşamaktadır. Ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel globalleşme ile ülkeler birbirlerini kültürlerini daha yakından tanımaya çalışmaktadırlar. Sosyo-kültürel globalleşme ise Batı kültürünü daha ön plana çıkartmakta ve bu kültürün diğer ülkelere yayılması için zemin hazırlamaktadır. Demokrasi başta olmak üzere, insan hakları, piyasa ekonomisi gibi kavramlar yanında batılı ülkelerin damak tadından giyim kuşamına kadar her türlü tercihler giderek homojenleşmektedir. Doğal olarak, sanat ta bundan ister istemez nasibini almaktadır ve almaya devam edecektir. Böyle bir ortamda, Türk resminin Dünya sanatından bağımsız bir olgu olarak varlık bulması imkansızdır. Hele hele her alanda globalleşmeye çalışan bir dünyada hiçbir ülkenin ya da sanatçının diğer ülkelerin sanatından tamamıyla bağımsız bir gelişme göstermesi imkansız bir şey olsa gerek. Bir başka kültürün etkisi altına girerek onu benimsemek ve onun gibi hareket etmenin ise, ülkeleri gelecekte bir çıkmaza sürükleyeceği muhakkaktır. Bu durumda yapılması gereken şey, geleneksel kültürle kurulan etkileşimde bilinçli hareket etmek olmalıdır. Yukarıda da belirttiğim gibi çağdaşlık kavramı yakalanacaksa, bu günümüzün sanat anlayışı paralelinde olmalıdır. Geleneksel sanatlarımızın yüzyılların birikimi ve deneyimi sonucunda oluşturduğu kendine özgü kurallar iyice araştırılıp özümsenmeli ve çağımızın verileriyle kaynaştırılmalıdır. Bu da sanırım sağlam bir eğitim, bilgi birikimi ve çağdaş bir yorumla gerçekleşebilir...